Ağustos 2, 2026

Hikâye Bitti, Hesap Başladı

Piyasalar uzun süre boyunca hikâyeleri satın aldı. Yapay zekâya yatırım yapan şirket büyüyecek, faizler düşecek, gelişen piyasalara para girecek ve ucuz görünen hisseler sonunda değerini bulacaktı. Önümüzdeki hafta ise yatırımcıların karşısına daha sert ve daha gerçekçi bir soru çıkıyor:

Bu şirket, kullandığı sermayenin maliyetinden daha fazla nakit üretebiliyor mu?

Aslında hem Wall Street’te hem de Borsa İstanbul’da yaşananların ortak noktası bu. Coğrafya, para birimi ve sektörler farklı olabilir. Fakat piyasanın uyguladığı test aynı: Hikâye anlatmak artık yeterli değil. Bilançonun bu hikâyeyi finanse edebilmesi gerekiyor.

Yapay zekâ rallisi bitmedi, fakat sorgusuz kredi dönemi bitti

ABD piyasasında yapay zekâ işleminin tamamen sona erdiğini söylemek erken olur. Ancak piyasanın yapay zekâ yatırımlarına verdiği sınırsız kredinin sona erdiği açık.

Petrolün 90 doların üzerine çıkması ve ABD 10 yıllık tahvil faizinin yüzde 4,7 sınırına yaklaşması, yüksek çarpanlı teknoloji şirketleri üzerinde iki farklı baskı yaratıyor. Enerji maliyetleri yükselirken gelecekte elde edilmesi beklenen kazançların bugünkü değeri düşüyor. Böyle bir ortamda yatırımcı, yalnızca büyüme hızına değil, büyümenin ne kadara mal olduğuna bakmaya başlıyor.

Geçen yıl büyük sermaye harcamaları liderlik göstergesi olarak görülüyordu. Şimdi aynı harcamalar, geri dönüşü açıklanamıyorsa risk kabul ediliyor. Veri merkezi kurmak, çip satın almak ve yeni model geliştirmek tek başına ekonomik üstünlük yaratmıyor. Bu yatırımların gelir, marj ve serbest nakit akışı üretmesi gerekiyor.

Microsoft ve Amazon’un bulut büyümeleri, yapay zekâ harcamalarını daha inandırıcı hâle getiriyor. Çünkü bu şirketlerin mevcut müşteri tabanı, dağıtım ağı ve nakit üreten başka faaliyetleri bulunuyor. Buna karşılık Meta gibi şirketlerde artan araştırma-geliştirme giderleri ve zayıflayan serbest nakit akışı, yatırım yarışının maliyetini görünür kılıyor.

Piyasanın verdiği mesaj net: Yapay zekâya yatırım yapan her şirket yapay zekâ kazananı değildir.

Bağımsız model sağlayıcıları da aynı problemle karşı karşıya. Düşük maliyetli açık kaynak modeller yaygınlaştıkça fiyatlama gücü azalabilir. Ürünler birbirine benzemeye başladığında müşterilerin sağlayıcı değiştirmesi kolaylaşır. Böyle bir ortamda devasa yatırım harcamalarının ekonomik getirisi ciddi biçimde sorgulanır.

Önümüzdeki dönemde değer zincirinin gösterişli kısmından çok zorunlu kısmı öne çıkabilir. Elektrik üretimi, şebeke kapasitesi, veri merkezi bağlantıları ve enerji altyapısı yapay zekâ büyümesinin fiziksel darboğazlarını oluşturuyor. Ancak burada da yüksek değerlemeye körü körüne ödeme yapmak hata olur. İyi sektör, kötü fiyattan satın alındığında kötü yatırıma dönüşür.

Türkiye’ye para geliyor ama hisse almaya gelmiyor

Borsa İstanbul tarafında yatırımcıların kendilerini kandırdığı temel konu yabancı para girişleri.

Türkiye’ye para girmesi otomatik olarak Borsa İstanbul’a para girdiği anlamına gelmiyor. Son açıklanan haftada yabancı yatırımcılar devlet iç borçlanma senetlerinde 805,5 milyon dolarlık alım yaparken hisse senedi alımları yalnızca 38,9 milyon dolarda kaldı. Yabancı yatırımcı Türkiye hikâyesine tamamen sırtını dönmüş değil; fakat şu anda şirket riskini değil, yüksek faizden elde edilen geliri tercih ediyor.

Bunun nedeni oldukça basit. İki yıllık tahvil faizi yüzde 42 çevresindeyken bir şirket hissesini satın almak için yalnızca “ucuz” olması yetmez. O şirketin bilanço riski, yönetim riski ve operasyonel belirsizliği üstlenmeye değecek kadar güçlü bir nakit getirisi sunması gerekir.

Bu nedenle “Borsa çok düştü, artık ucuz” argümanı tek başına anlamsızdır. Kâr tahminleri güvenilir değilse düşük fiyat/kazanç oranı fırsat değil, tuzaktır.

BİST 100 geçtiğimiz haftayı yüzde 3,48 kayıpla 13.458 seviyesinde tamamladı ve 14.000 desteğini kaybetti. Cuma günü 13.216 seviyesinden gelen tepki kısa vadeli rahatlama yarattı. Fakat tek seanslık yükselişi trend dönüşü olarak görmek analiz değil, temennidir.

Teknik harita oldukça açık. 13.600 seviyesi ilk toparlanma eşiği, 13.700–13.800 bölgesi satış ve maliyet alanı, 14.000 ise yeni bir pozitif rejim için gerekli ana teyit seviyesidir. Buna karşılık 13.200 desteğinin kaybedilmesi, 12.800–12.600 bölgesine doğru yeni bir satış dalgasını gündeme getirebilir.

Pazartesi günü yalnızca enflasyon değil, piyasa rejimi açıklanacak

Yeni haftanın ilk büyük sınavı temmuz ayı enflasyon verisi olacak.

Aylık enflasyonun yüzde 1,50’nin altında kalması pozitif sürpriz, yüzde 1,70–2,00 aralığında gelmesi baz senaryo, yüzde 2,10’un üzerine çıkması ise negatif şok olarak değerlendiriliyor. Fakat yatırımcıların yalnızca manşet veriye bakması hata olur. Asıl sinyal, enflasyon açıklandıktan sonra iki yıllık tahvil faizinin vereceği tepki olacak.

Enflasyon düşük gelir fakat tahvil faizi gerilemezse piyasa bu veriye güvenmiyor demektir. Bankalarda birkaç saatlik veya birkaç günlük yükseliş yaşanabilir; ancak kalıcı bir endeks rallisi için sermayenin tahvilden hisseye geçmeye başlaması gerekir.

Üstelik hafta yalnızca enflasyondan ibaret değil. İş Bankası, ASELSAN, Ford Otosan, Tüpraş, Koç Holding, Türk Hava Yolları ve Türk Telekom gibi endeks üzerinde etkili şirketlerin bilançoları açıklanacak. Bu sonuçlarda manşet net kârdan çok işletme sermayesi, net borç, marjlar, sermaye harcamaları ve serbest nakit akışı izlenmeli.

Cuma günü açıklanacak ABD istihdam raporu da küresel tahvil faizleri üzerinden Borsa İstanbul’u etkileyebilir. Güçlü istihdam verisi Fed’in sıkı duruşunu destekler ve ABD faizlerini yeniden yukarı iterse gelişen piyasalardaki iskonto baskısı artar. Haftanın kritik takviminde Türkiye enflasyonu, PMI verileri, TCMB rezervleri ve yabancı menkul kıymet hareketleri de bulunuyor.

Yeni haftanın ana kuralı: Tepkiyi trend sanma

Önümüzdeki hafta agresif risk almanın değil, teyit aramanın haftası olacak.

Borsa İstanbul’da 13.600–13.800 bölgesi geri alınmadan cuma günü başlayan tepkiyi yeni yükseliş trendi olarak adlandırmak için hiçbir sağlam neden yok. 14.000 üzerinde kalıcılık oluşmadan geniş piyasa riskini artırmak, sermaye yönetimi değil kumardır. 13.200 altında ise savunma daha da sertleştirilmelidir.

ABD’de de aynı disiplin geçerli. Yapay zekâ etiketi taşıyan şirketleri değil, yapay zekâ yatırımlarını kendi nakit akışıyla finanse edebilen şirketleri ayırmak gerekiyor. Borsa İstanbul’da ise düşük çarpanlı şirketleri değil, yüzde 42’lik risksiz getirinin karşısında sermaye maliyetini aşabilen işletmeleri seçmek gerekiyor.

Piyasanın önümüzdeki hafta soracağı soru “Hangi hisse daha çok düştü?” olmayacak.

Doğru soru şu:

Kim büyümesini borçla ve umutla finanse ediyor, kim gerçekten nakit üretiyor?

Bu ayrımı yapamayan yatırımcı ucuz hisse satın aldığını zannederken pahalı bir hikâyeye ortak olur. Bu ayrımı yapan yatırımcı ise endeksin yönünü tahmin etmek zorunda kalmadan sermayesini koruyabilir.

Bu yazı yalnızca araştırma ve bilgilendirme amacı taşımaktadır. Yatırım tavsiyesi değildir.