
Ortadoğu bir kez daha geri dönülmesi zor bir eşikte. ABD’nin İran’a yönelik askeri hazırlıkları artık “ihtimal” aşamasını geçmiş durumda. Uçak gemileri, hava savunma sistemleri, tanker uçakları ve üs boşaltmaları tek tek bir araya getirildiğinde tablo net: Planlama safhası bitiyor, icra safhası başlıyor.
Bu yazı, ABD–İran çatışmasının askeri boyutunu tekrar etmek için değil, bu çatışmanın Türkiye açısından ne anlama geldiğini soğukkanlı biçimde analiz etmek için yazıldı. Çünkü savaşlar cephede başlar ama sonuçları en çok çevre ülkelerde hissedilir.
Bu Bir “İran Meselesi” Değil, Sistemsel Bir Hesaplaşma
ABD’nin motivasyonu protestolar, demokrasi ya da insan hakları değil. Buradaki mesele, yarım kalmış bir hesap:
- İran’ın kayıp zenginleştirilmiş uranyum stoku
- Nükleer kapasitenin tamamen ortadan kaldırılamamış olması
- Bölgesel vekil güçlerin (proxy) hâlâ aktif olması
ABD açısından bu dosya kapanmadığı sürece İran “tam anlamıyla kontrol altına alınmış” sayılmıyor. Sorun şu: Bu hedefler askeri olarak net, siyasi olarak muğlak. Rejim değişikliği mi, yeni bir anlaşma mı, yoksa sadece güç gösterisi mi? Amaç belirsiz, araçlar çok sert.
Bu belirsizlik Türkiye gibi denge ülkeleri için asıl riski oluşturuyor.
Türkiye Neden Kritik Bir Konumda?
Türkiye bu senaryoda dört temel nedenle merkezde yer alıyor:
1. Coğrafya
İran’a yönelik olası askeri harekâtın kuzey koridoru Karadeniz–Kafkasya hattına dayanıyor. Bu hat Rusya, Gürcistan, Azerbaycan ve dolaylı biçimde Türkiye’nin güvenlik alanıyla temas halinde. Özellikle İran’ın kuzeybatısında yaşanacak istikrarsızlık, sınır güvenliğini doğrudan ilgilendiren bir risk başlığı.
2. Enerji ve Ticaret
Türkiye, İran’dan doğalgaz alan bir ülke. Hürmüz Boğazı’nda yaşanacak her gerilim, küresel petrol ve LNG fiyatları üzerinden Türkiye’ye yansır. Bu etki sadece akaryakıt fiyatlarıyla sınırlı kalmaz; enflasyon, cari denge ve bütçe üzerinde zincirleme baskı üretir.
3. Siyasi Pozisyon
Türkiye ne ABD çizgisine tam hizalanmış durumda ne de İran blokunun parçası. Bu “arada kalmışlık” normal dönemlerde diplomatik esneklik sağlar. Ancak yüksek tansiyonlu krizlerde bu denge pozisyonu hızla baskı unsuruna dönüşür; taraflardan biri açık pozisyon talep etmeye başlar.
4. İran’dan Türkiye’ye Olası Göç Dalgası
Askerî bir çatışma ya da rejim istikrarını sarsacak uzun süreli bir kampanya durumunda, İran kaynaklı yeni bir göç dalgası ihtimali göz ardı edilemez. İran, nüfus büyüklüğü ve etnik çeşitliliği nedeniyle kontrolsüz bir çözülme yaşarsa, ilk güvenli duraklardan biri Türkiye olur.
Bu senaryo:
- Sınır güvenliği üzerinde ilave yük
- Sosyal ve ekonomik baskı
- İç politika dengeleri üzerinde stres
anlamına gelir. Türkiye hâlihazırda yüksek göç yükü taşıyan bir ülke olduğu için, İran kaynaklı yeni bir dalga sadece insani değil, stratejik bir mesele haline gelir.
Türkiye İçin Olası Senaryolar
1. Düşük Yoğunluklu Çatışma – Kontrollü Kaos
ABD sınırlı bir saldırıyla İran’ın nükleer tesislerini hedef alır. İran sembolik karşılık verir. Bölgesel savaş çıkmaz.
Türkiye’ye etkisi:
- Petrol ve doğalgaz fiyatlarında ani ama geçici sıçrama
- BIST tarafında yabancı çıkışı ve riskten kaçış
- TL üzerinde baskı, CDS’lerde yükseliş
Bu senaryo “en iyi kötü ihtimaldir”. Piyasalar birkaç ay içinde sindirir.
2. Orta Seviye Tırmanma – Bölgesel Gerilim
İran Körfez’de, Irak’ta veya İsrail üzerinden karşılık verir. ABD saldırıyı genişletir ama rejim değişikliğine gitmez.
Türkiye’ye etkisi:
- Enerji faturası kalıcı biçimde artar
- Enflasyon yeniden yukarı kırılır
- Merkez Bankası manevra alanı daralır
- Savunma, enerji ve gıda hisseleri ayrışır
Bu senaryoda Türkiye “izleyici” kalamaz, diplomatik baskı artar.
3. Rejim Değişikliği Hedefi – En Tehlikeli Senaryo
ABD ve müttefikleri uzun soluklu bir savaşa girer. İran içi karışır, İsrail devreye girer, bölge haritası fiilen yeniden çizilir.
Türkiye’ye etkisi:
- Mülteci riski
- Güvenlik harcamalarında artış
- Sınır güvenliği baskısı
- Uzun süreli ekonomik belirsizlik
Bu senaryo, Türkiye için sadece ekonomik değil stratejik bir stres testidir.
Asıl Risk: Türkiye’nin “Tarafsız Kalma” Alanının Daralması
ABD, İran’a yönelik bir operasyon için bölge ülkelerinden hava sahalarını açmalarını istiyor. Ancak bölgedeki hiçbir ülke buna gönüllü değil. Bunun nedeni siyasi değil, tamamen askeri ve stratejik. Çünkü İran’ın vereceği olası bir misillemede, ilk hedef alınacak yerler doğrudan bu ülkelerin üsleri, altyapıları ve şehirleri olur. İran böyle bir güce sahip olduğunu 12 gün süren savaşta fazlasıyla gösterdi.
Türkiye bugüne kadar krizleri “denge siyaseti” ile yönetti. Ancak burada:
- ABD net sonuç istiyor
- İran geri adım atmıyor
- İsrail fırsat kolluyor
Bu üçgenin ortasında manevra alanı her gün daralıyor.
Sonuç: Bu Bir Savaş Yazısı Değil, Bir Uyarı
Bu analiz bir taraf tutma çağrısı değil. Bu yazı bir ahlak bildirisi hiç değil.; öyle olsa İran’ı destekleyecek taraflı bir yazı yazardım. Eğer öyle olsaydı, saf tutar, slogan atar, “haklı–haksız” tartışmasına girerdim. Bu yazı bunların hiçbiriyle ilgilenmiyor.
Burada mesele çok daha basit ve çok daha sert bir soruda düğümleniyor:
Bu kriz derinleşirse, biz bedeli hangi kanaldan ödeyeceğiz?
Kurla mı?
Enflasyonla mı?
Güvenlikle mi?
Yoksa hepsiyle birden mi?
Çünkü tarihin bize öğrettiği net bir gerçek var:
Büyük güçler savaşır. Masayı onlar kurar. Ama faturayı her zaman çevre ülkeler öder.
Libya, Irak, Suriye…
Ve bir kez daha o çevre ülkelerden biri, coğrafya gereği, ekonomi gereği, kader gereği, doğrudan biziz.