Ortadoğu’da son yıllarda yaşananlar tesadüf değil.
Ne geçici krizler, ne lider kaprisleri, ne de günlük diplomatik gerilimler…
Bölgede bilinçli bir parçalama ve kontrol stratejisi uygulanıyor.
Ve artık bu stratejiye karşı ilk ciddi karşı cephe şekilleniyor.
Türkiye’nin, Suudi Arabistan ve Pakistan arasında şekillenen savunma paktına dahil olma iradesi; bir diplomatik jest değil, doğrudan bu planlara karşı konumlanmadır.
İsrail–BAE Planı: Parçalama ve Kuşatma Stratejisi
Son on yılda bölgeye bakıldığında tekrar eden bir şablon görülüyor:
- Merkezi devletlerin zayıflatılması
- Etnik ve bölgesel ayrılıkçı yapıların teşvik edilmesi
- Kritik boğazlar ve ticaret yollarının kontrol altına alınması
- Askeri üsler ve vekil güçler aracılığıyla kalıcı nüfuz
Suriye’de fiili bölünme senaryoları,
Yemen’de güney ayrılıkçılığı,
Sudan’da derinleşen iç savaş,
Somaliland üzerinden Kızıldeniz’e açılma girişimleri…
Bu adımların tamamı Bab el-Mendeb – Kızıldeniz – Doğu Akdeniz hattını hedef alıyor.
Ve bu hat, doğrudan Suudi Arabistan’ın güvenliğini, Türkiye’nin stratejik derinliğini ve Pakistan’ın çevrelenme riskini ilgilendiriyor.
Suudi Arabistan’ın Uyanışı: Tehdit Kapıya Dayandığında
Suudi Arabistan uzun süre bu tabloyu izlemekle yetindi. Ancak Yemen’de ayrılıkçı yapıların Suudi sınırına kadar ilerlemesi ve İsrail’in Kızıldeniz’e askeri erişim arayışı, Riyad için net bir kırılma anı yarattı.
Bu noktada Suudi yönetimi şunu fark etti:
İsrail ve BAE’nin bölgesel planları, yalnızca rakipleri değil, doğrudan Suudi Arabistan’ın egemenliğini de tehdit ediyordu.
Bu farkındalıkla birlikte Suudi Arabistan, yıllardır perde arkasından yürüttüğü denge politikasını terk ederek sert ve açık bir pozisyona geçti.
Suudi Arabistan, Yemen’de ayrılıkçı yapıların kontrolündeki hatlara yönelik askerî operasyonlar başlattı; silah ve lojistik sevkiyatlarını hedef aldı.
Bu operasyonların ardından Suudi Arabistan, Birleşik Arap Emirlikleri’ne Yemen’den derhal çekilmesini istedi; askerî baskı ve diplomatik zorlamayla BAE’yi terk etmeye mecbur bıraktı.
Türkiye–İsrail Gerilimi: Kopuşun Derinleşen Arka Planı
Türkiye’nin bu yeni cephede yer almasının bir diğer önemli boyutu da Türkiye–İsrail ilişkilerinde giderek derinleşen gerilimdir.
Son yıllarda:
- Gazze politikaları
- Kudüs statüsü
- Doğu Akdeniz’deki enerji denklemi
- İsrail’in bölgesel askeri yayılmacılığı
Ankara ile Tel Aviv arasındaki stratejik uyumsuzluğu açık hâle getirdi.
Türkiye açısından İsrail artık yalnızca bir diplomatik muhatap değil, Ortadoğu’daki parçalama ve kuşatma stratejisinin aktif bir aktörü olarak değerlendiriliyor. Bu da Türkiye’yi, İsrail’in hareket alanını sınırlayacak her denklemde doğal bir taraf hâline getiriyor.
2016 Gölgesi: Ankara’nın Unutmadığı Dosya
Türkiye–BAE geriliminin arka planında yalnızca güncel bölgesel rekabet yok.
2016’daki darbe girişiminin ardından, Türk ve uluslararası basında Birleşik Arap Emirlikleri’nin darbe sürecinin arkasında olabileceğine dair haberler geniş yer buldu. Bu iddialar resmî olarak yargı konusu edilmedi; ancak Ankara–Abu Dabi ilişkilerinde kalıcı bir güvensizlik yarattı.
Bu kopuş sonrasında iki ülke yalnızca söylemde değil, sahada da karşı karşıya geldi.
Özellikle Sudan’da Türkiye’nin etkisini artırmaya çalıştığı dönemde, BAE açık biçimde karşı cephede konumlandı ve rakip aktörleri destekledi.
Bugün Türkiye’nin BAE merkezli bölgesel planlara karşı net bir pozisyon alması, bu birikmiş dosyaların doğal sonucudur.
Üç Sütunlu Yeni Cephe
Ortaya çıkan yapı rastgele değil.
Her ülke kendi en güçlü olduğu alanı masaya koyuyor.
1️⃣ Pakistan: Nükleer Caydırıcılık
Pakistan, bölgede fiili nükleer silaha sahip tek Müslüman ülke.
Bu tek başına şu anlama geliyor:
- İsrail’in askeri planları artık tek taraflı üstünlük varsayımıyla yapılamaz
- Bölgesel bir çatışmanın maliyeti katlanarak artar
- Caydırıcılık psikolojik değil, stratejiktir
Pakistan’ın bu cephedeki rolü, oyunun sigortasıdır.
2️⃣ Türkiye: Konvansiyonel Askerî Güç ve Saha Tecrübesi
Türkiye bugün:
- Aktif savaş sahalarında test edilmiş bir orduya
- İnsansız hava sistemlerinden elektronik harp altyapısına
- Operasyonel refleks ve lojistik kabiliyete sahiptir
Türkiye bu yapıda:
- Sahada denge kuran
- Vekil güç değil, doğrudan oyun bozucu rolündedir
Bu, İsrail ve BAE’nin alışık olduğu bir denklem değildir.
3️⃣ Suudi Arabistan: Sermaye ve Uzun Süreli Finansman
Suudi Arabistan bu yapının yakıtıdır.
- Uzun soluklu askeri harcamaları finanse edebilir
- Savunma sanayii entegrasyonunu hızlandırabilir
- Diplomatik baskıya ekonomik direnç gösterebilir
Bu cepheyi geçici değil, sürdürülebilir kılan unsur Suudi sermayesidir.
Bu Bir “İttifak” Değil, Denge Kırıcı Bir Hamledir
Bu yapıyı:
- “Yeni NATO”
- “İslam ittifakı”
- “Bölgesel iş birliği”
gibi kavramlarla yumuşatmak hatadır.
Bu, İsrail–BAE ekseninin sınırsız manevra alanına çekilmiş sert bir frendir.
İlk defa:
- İsrail, karşısında tek tek ülkeler değil, tamamlayıcı güçler görüyor
- BAE, vekil yapılarla rahat hareket edebileceği alanı kaybediyor
Ve en önemlisi:
Bölge ülkeleri ilk kez, Washington merkezli güvenlik mimarisinin dışında bir refleks gösteriyor.
Sonuç: Ortadoğu Artık Tek Taraflı Şekillendirilemez
Bu cephe:
- Savaşı kışkırtmak için değil
- Savaşı pahalı ve riskli hâle getirmek için kuruluyor
İsrail ve BAE’nin yıllardır alıştığı düşük maliyetli müdahale dönemi kapanıyor.
Ortadoğu’da artık şu gerçek geçerli:
Güç tek merkezden dağılmıyor.
Ve bu, oyunu kökten değiştiriyor.
Bu makale, olan biteni romantize etmek için değil,
gerçek güç denklemini soğukkanlı biçimde görmek için yazıldı.